Giriş
Savaş aletlerindeki teknolojik gelişmeler, savaşların seyrini belirleyen belki de en önemli etkendir. Orta Çağ gibi savaş aleti çeşitliliğinin bugüne göre çok sınırlı olduğu bir dönemde silahtaki en küçük yenilik savaşların sonucuna doğrudan tesir ediyordu. Aşağı yukarı Orta Çağ’a kadar ok ve yayın en etkin savaş aleti olduğu çağlar, önce kundaklı yaylar sonra da ateşli silahların ortaya çıkışıyla sonlanmış ve yerini yeni bir anlayışa bırakmıştır. Artık süvari kuvvetlerin ağırlıkta olduğu ordular yerine piyade kuvvetler, klasik yaylar yerine daha uzun menzilli ve etkili atış kabiliyetine sahip kundaklı yaylar vardır. Söz konusu kundaklı yaylar arasında en bilineni ise çarh veya arbalet denilen ölümcül silahtır.
Çarhın Kısa Tarihi
Arapça kavs el-yad (el yayı), kavs el-ricl (ayak yayı), Farsça çarh isimleriyle anılan yaylar, klasik yaylara göre daha ağır oklara ve yaylara sahip olup daha uzak mesafelere ok atılabilecek sistemlere sahipti. Çarhların küçük boyutlu taşınabilir olanından, büyük ve tekerlekli biçimlerine kadar birçok türü vardır. Ancak bu konuda terimler ve isimler konusunda bir karmaşa söz konusu olup silahların tanımları çoğu kez belirsizdir. Najm al-Din Hassan al-Rammah, Arapça el yazmasında, ayak yayını çarh olarak isimlendirmektedir[1] . Farsça bir tabir olan tarh veya çarh, büyük yay anlamına gelir ki bunun keman-i çarh şeklinde bir kullanımı da vardır[2] . Bir başka isim olan Farsça zenburak/zanburak sivri uçlu silah, bir tür okucu veya küçük top gibi anlamları vardır. el-Herevî yayları kavs el-ricl ve kavs el-yad diye ikiye ayırmaktadır. Ayrıca kaynaklarda kavs el-turkiyah ve Arap şiirlerinde de sıklıkla zikredilen kavs el-arabiyan gibi isimlere rastlanmaktadır[3] . Ancak bu silahların arasındaki farklılıkları bilmiyoruz. Buna karşın Türklerin ve İranlıların çarh diye andıkları kundaklı yayın kavs el-ricl veya kavs el-yad’a karşılık geldiği metinlerdeki betimlemelerden hareketle çıkarılabilmektedir.
Tatar yayı veya arbalet diye anılan silahın ilk kez Çin coğrafyasında ortaya çıktığı kabul edilmektedir. MÖ 1. binde (muhtemelen 7. yüzyılda) ortaya çıkan Çin arbaletine karşılık gelebilecek silah, antik dünyada 1. yüzyıldan beri bilinen gastrafet’lerdi. Çin arbaleti, kilit, kundak ve çıtadan oluşuyordu. Başlangıçtaki örnekler, normal bir yayın bronz kilit ve ahşap çıtalarla kontrol edildiği vasıfsız birlikler için yapılan silahlardı. Daha sonra, daha kuvvetli gerilim ve çekiş özelliklerine sahip silaha çelik yaylar ve buna uygun mekanizmalar keşfedildi. Çin arbaletinin Avrupa’daki emsallerinden farkı, silahın J şekilli bronz kilit mekanizmasının kundağın arka ucuna yerleştirilebilmesiydi. Böylece iyice gerilebilen ipten daha fazla gerilim oka aktarılabiliyordu. Buna karşılık Avrupa arbaletlerindeki uzun yatay kaldıraç, ip mandalının geriye yerleştirilmesine engel oluyor, bu yüzden de daha kısa bir çekişe neden oluyordu[4] .
Antik gastrafet’ler, atıcının kaydırıcıyı göbeğiyle kısmen itmesi sebebiyle göbek atıcı olarak da biliniyordu. İskenderiyeli Heron, 1. yüzyılda gastrafet’leri tarif ederken, Çin arbaletiyle aynı tarzda büyük boyutlu bileşik yayın kullanıldığını söylemektedir. Roma arbaletleri hakkında ağır kuşatma aletleri kadar bilgimiz yok ancak kaynaklar kuşatma kulelerinde birlikte çalışan sagittarii (normal okçular) ve arcuballistrai’dan (arbaletçiler) bahsetmektedir[5] . Roma arbaletinin daha uzun okları daha uzun mesafelere attığı bilinmektedir. Ana kusuru ise kaydırıcının çabuk gömülmesi ve daha sağlam bir yüzeye dayanmasındaki zorluklardır.
Avrupa’da 10. yüzyıla kadar arbaletle ilgili bir veri yoktur. Kaynaklarla tespit edilebildiği kadarıyla ilk kez 1066’da Hasting Savaşı’nda kullanılan arbalet, 12. yüzyılda yaygın bir savaş aleti hâline gelmiştir. Buna karşın Huuri, silahın İslam dünyasında ortaya çıkışının 7. yüzyılda Türkler eliyle olduğunu belirtmektedir[6] . Bachrach ise bu silahın Avrupa’da 13. yüzyıldan önce bilinmediğini, silahın Moğol işgaliyle birlikte ortaya çıktığını söylerken yaygın kullanımın Haçlı Seferleriyle birlikte olduğunu ifade etmektedir. İngiltere’de düzenli üretime 1204 yılında başlandığını dile getiren Bachrach, bu yüzyılda arbaletin insan kuvvetiyle atılan ve makaralı olarak ikiye ayrıldığını, bunlardan ilkinin balistae ad unum isminde ve ayağın üzengiye takılarak kullanıldığını kaydetmektedir. Araştırmacı, bunun gelişmiş bir versiyonunun balistae ad duos pedes denilen çift ayaklı tip olduğunu, makaralı tipe ise balistae ad turnum (büyük balista) denildiğini aktarmaktadır. Bachrach, Batı dünyasında makaralı tipin 1240’tan önce görülmediğini, buna karşın Selahaddin adına 1190’da yazılmış risalede, makaralı bir tipin zikredildiğini belirtirken silahın Majorca’nın Aragonlular tarafından fethi sırasında Müslümanlardan alınmış olabileceğini ifade etmektedir[7] . Hull-Tavra lakaplı Ebu Bekir Muhammed bin Esbeg el-Herevî’nin 1300 tarihli eserinde, Pers veya Turan’ın bazı bölgelerinde, Avrupa ve Çin’den farklı bir çarhın geliştirildiğini, bunun Kâdisiye Savaşı’nda (15/636) Sâsânîler tarafından kullanıldığını söylemektedir. Taberî’de, İslam halifesi kuvvetlerinin arasında bu silahın kullanımına başlandığını ve kavs al-ricl denildiğini belirtmektedir[8] . Bu silahın gelişmiş örneklerinin çelik kirişli olduğunu kaydeden Medvedev, Rusya’da 10. yüzyıldan bu yana avcılık için bu silahın kullanıldığını, Rus kroniklerinden alıntı yaparak da İstanbul’un fethinde Osmanlı ordusunda kundaklı yaylardan ayırmak için klasik yaylara el yayı denildiğini dile getirmektedir. Medvedev, bu yayın Avrupa’da 12-14. yüzyıl arasında yaygınlaştığını, delme kabiliyetinin yüksek olmasına rağmen ağır çalışması, yağmur yağdığında işlevsizleşmesi ve menzilinin yetersizliği nedeniyle Rusya’da sınırlı bir kullanımının olduğunu, daha sonra 14-15. yüzyılda piyade askerinin silahı olarak kullanımının arttığını söylemektedir. D. Anuchin’den alıntı yapan yazar, arbaletin Batı Avrupa’ya Araplardan, onlara da Perslerden geldiğini ve nihayet Rusya’ya ulaştığını ifade etmektedir[9] .
Batılı kaynaklarda İslam dünyasında 14. yüzyıldan önce arbaletin bilinmediği vurgulanmaktadır[10]. Buna karşın 11. yüzyıldan itibaren İslami savaş literatüründe farklı isimlerle bu silahtan bahsedildiğini tespit edebiliyoruz. Silaha, Türkler ve İranlılar tarafından çarh veya kaman-ı çarh denildiğini belirtmiştik. Bu tabire ilk kez Ömer Hayyam’ın 1102 tarihli Noruznâme isimli astronomi kitabında rastlıyoruz. Burada çarh isimli silahın kısa, orta ve uzun şeklinde üç türü; bunlara uygun da üç farklı türde oku olduğu belirtilmektedir[11]. Eyyûbî silah ustası Mardî b. Ali b. Mardî et-Tarsûsî’nin 1187’de Selâhaddîn-i Eyyûbî’ye sunduğu Tabsıratu Erbâbi’l-Elbâb fî Keyfiyeti’n-Necât fi’l-Hurûb (Döğüş Sırasında Korunma Usûlleri Hakkında Üstâdların Açıklamaları ve Karşı Çıkmaya Yarayacak Silah ve Teçhizatla İlgili Bilgiler) isimli eseri[12] bu konudaki en erken ve kapsamlı verileri sunmaktadır. Tarsûsî’nin kavs el-ricl (ayak yayı) dediği silah, başlangıçta klasik yayın dışındaki her türlü fırlatma silahını kapsıyordu. Bu konudaki en önemli eserlerden biri olan Memlükler Dönemi’nden İbn Erenbuga ez-Zeredkâş’ın, 1374 tarihli el-Enîk fi’l-Menâcîk isimli eserinde harbî, zeyyâr, efrenci, sultanî, iki yaylı keskencir, arrade, türkî isimli kundaklı yaylardan bahsedilmektedir[13]. Fahr-i Müdebbir adıyla meşhur olan Muhammed b. Mansur b. Said Mübarek Şah’ın savaş ve taktik kitabı Âdâbu’l-Harb ve’ş-Şecâ‘a 1228-1229 yılından önce tamamlanmış olup Delhi Türk Sultanı Şemseddin İltutmuş’a ithaf edilmiştir. Fahr-i Müdebbir kuşatma için gerekli gruplardan birinin çarhger (çarh imalatçısı) olduğunu anlatmaktadır[14]. Taybuga, 14. yüzyıldaki ok risalesinde kavs el-ricl’in hem yay hem atlı okçulukta kullanıldığını; atlının, aletin bir ucu belindeki halkaya diğeri aletin ucundaki üzengiye (rikâb) takılı yayı üzengiye takarak gerdiğini belirtmektedir. Yazar, kavs el-ricl ile çarhın aynı silah olmadığını, nitekim Tarsûsî’nin iki yüzyıl önce bu ikisini ayırdığını ifade etmektedir[15]. Bunlardan üzengili kavs el-rikâb ayak yayının gelişmiş bir versiyonudur. Başlangıçta son derece ilkel bir fırlatma yayı olan bu aletin, ayağın takıldığı üzengili kavs el-ricl modeli, ardından çarh/zenberek, daha sonra dakavs el-akkar gibi makaralı/bocurgatlı modellerle geliştirildiği anlaşılmaktadır[16].
el-Herevî eserinde çarhın bölümlerine verilen isimlerden bahsetmektedir. Buna göre magra veya viagrat, okun üzerine yerleştirildiği kundak kısmıdır. Miftah, silahın ateşleme yapıldığı tetik kısmıdır. Rikâb, yayı germek için ayağın takıldığı üzengiye verilen isimdir. Kadib, yaya verilen, gauzah ise tetiğin, okun ve yayın bağlı olduğu ve onları harekete geçiren silindirik objedir. Ayrıca 13. yüzyıl sonlarında gergi kemerine gabbad ve germe kancasına mihtaf denildiğini el-Herevî’nin verdiği bilgilerden öğrenmekteyiz[17].
Çarh Uçları (Husbân, Navak)
Çarh uçlarına ilişkin çok sayıda isim bilinmektedir. Arapça husbân, Farsça navak ile tir-i çarh ve peykân-e tîr-i tatar bunlardan bazılarıdır. Arap tarihçi Taberî, 739’da Horasan’daki ayaklanma sırasında husbân isimli kısa okların kullanıldığını belirtmektedir. Kısa süre sonra Müslim el-Velid (750-800) Araplar arasında aynı isimde okların kullanıldığını ifade etmektedir[18]. el-Herevî, usfûr (kısa çarh oku), dudâni (orta boy çarh oku) gibi farklı boyda çarh oku isimlerini bildirmektedir. Batı literatüründe ise bazen tüm çarh uçlarına bazen de sadece dörtgen kesitli uçlara quarrel ismi verilmiştir[19]. 14. yüzyıl Memlük silah uzmanı Taybuga’nın risalesinde kısa mesafe atışına uygun kovanlı (soketli) çarh ucuna bazlah denildiğini, bunun demirden ve 3 dirhem (9,2 g) ağırlığında olduğu söylenmektedir. Taybuga, bu uç ve ağırlığın rikâblı (üzengili) tipe uygun olduğunu, akkar denilen daha büyük ölçülerdeki çarhın uçlarının ise 3,5 dirhem (11 g) ağırlığında olduğunu, sinir bağ ile gövdeye sıkıca tutturulduğunu anlatmaktadır. Bu tipin kovanlı olandan daha etkili olduğunu söyleyen Taybuga, kovanlının daima boyun kısmından kırıldığını dile getirmektedir[20]. Rus arkeolog Medvedev, Ukrayna-Novgorod’da bulunmuş 130 örneğe dayanarak çarh uçlarının ortalama 18-30 g arasında olduğunu, bunların dışında 30-50 g, hatta 200 g’ı bulan örnekler olduğunu aktarmaktadır[21]. Arbalet uçlarına ilişkin en ayrıntılı kitap R. PayneGallwey’inkidir. Gallwey, on iki farklı uç arasında spor için 63-70 g, daha hafif uçların 35-42 g ağırlığında olduğunu ifade etmektedir[22]. Taybuga, klasik bileşik yay oklarıyla temren ağırlıkları arasında 1/7 oranı olduğunu[23] belirtirken, Osmanlı Dönemi’nden Telhis-i Rumât’ta bu oran 1/8’dir[24]. Muhammed b. Îsâ b. İsmail el-Aksarâyî’nin (ö. 1348) Nihâyetü’s-Su’l ve’l-Emniyye fî Teallümi A’mâli’l-Fürûsiyye isimli eserinde verilen ok ağırlıkları, çağdaşı Taybuga’nın 1/7 oranına uyarlandığında, o dönemde 3,1-6,2 g arasında ağırlıklara sahip klasik el yayı temrenleri olduğu anlaşılmaktadır[25]. Taybuga da akkar isimli çarhın okunun ağırlığını 10,5 dirhem (300-350 g) olarak vermektedir[26]. Bu durumda 1/7 kuralına göre silahın ucunun da 20-25 g olması gerekir. Mevcut örneklere bakıldığında uçların formları dörtgen tipteki klasik yay temrenlerinden farklı değildir. İğneden ağız kısma geçişte bilezik bölümü yoktur. Bazı örneklerde ucun dört köşesi pahlı olup birbirlerine doğru eğimle sivri bir uç oluştururlar. Bugüne kadar Anadolu Orta Çağı’ndan yayınlara konu olan örnekler arasında Adıyaman-Samsat Höyük’te bir Orta Çağ burcunda bulunan çarh uçları Gallwey’ın[27] askerî nitelikteki örneklerine benzemektedir. Diğer Orta Çağ Anadolu örnekleri de askerî nitelikli çarh uçlarıdır. Bunlardan Konya-Beyşehir’deki Kubadabad Sarayı’ndaki örnek 66 g, Adıyaman-Perre Höyük’ün Orta Çağ katına ait örnek 37 g, Adıyaman-Horis Kale’deki ise 125 g’dır[28]. Bu verilerden yola çıkarak 19-37 g arasındaki çarh uçlarının tek kişinin kullanımına uygun çarh veya arbalet/crossbow türü bir alet; bundan daha ağır uçların ise makaralı/bocurgatlı tipte kundaklı yaylara ait uçlar olduğu söylenebilir.
Somun (Gauzah)
Çarhdaki en büyük problemlerden biri gerilmiş yayın gergin ipinin çekilmesiyle oluşan sürtünmedir. Yay ne kadar güçlüyse sürtünme o kadar büyük olur. Bu kuvvetlerin üstesinden gelme yeteneği kilit ve tetik tasarımı ile belirlenir. Bunu tetik mekanizmayla uyumlu hâle getirmek ise bir diğer zorluktur. Orta Çağ’da serbest bırakma mandalı olarak çoğunlukla döner somun kullanılmıştır. Bunlar genellikle kemik veya boynuzdan, çok az hareketle dönen hafif malzemeden yapılmış parçalardı. Yuvarlanan somunlar dipçik olarak bilinen bölümdeki girintiye oturur, serbest bırakıldığında ise somun kundak içinde serbestçe dönerdi. İp devreye girdiğinde, somun kundağın önüne doğru itilirdi. Somunun atış anında veya taşınırken dışarı fırlamasını önlemek için orta delikten bir şerit kordon geçirilerek dış çevresine sarılmıştı. Objenin alt kısmında el-Herevî’de gauzah ismiyle aktarılan ve batı literatürde nut denilen bu dairesel silindir kemik obje ortasındaki küçük boşlukta yer alan pim aracılığıyla kundak kısmına oturur, objenin üst kısmı görülecek şekilde dışta, diğer kısımları kundağın içinde kalır ve gözükmezdi. Objenin üzerinde biri derinlemesine, diğeri enlemesine iki yarık bulunur. Bunlardan enlemesine olanı yayın ipinin oturduğu diğeri ise okun yerleştirildiği oyuklardır. Obje, alt kısmındaki enlemesine yivli bölüm aracılığıyla tetik kısmına bağlıdır. Tetiğin hareketlendirmesiyle obje kendi etrafında döner ve böylece yayın ve dolayısıyla okun serbest kalması sağlanırdı (Şekil 1).
İlk kez Roma Dönemi’nde kullanıldığı söylenen ancak Orta Çağ’da yaygınlık kazanan somun, çatallanarak iki yuva oluşturuyordu. Aralarındaki boşluk, somunun arka ucunun ipe yaslanacak şekilde yerleştirilmesine izin veriyordu. Somunun alt tarafında, tetik bırakılana kadar dönmeyi önleyen, tetiğin kıvrıldığı küçük bir çentik vardı. Azami sürtünme noktasında, boynuzu aşınmaya karşı koruyan ve tetiğin hem tutunması hem de ayrılması için pürüzsüz, sert bir yüzey teşkil eden küçük demir plaka bulunurdu.
Arbalet veya çarhın en önemli bölümleri atışın yapıldığı tetik, tetiğin bağlı olduğu somun, okun oturduğu kundak, ayak takılarak yayı germeye yarayan üzengi ve tabi ki yay idi (Şekil 2-3). Anadolu Orta Çağı’na ait çarh veya arbalet türünden silahların uçları kazılar sırasında bulunmuş olmasına rağmen, silahın kendisi veya diğer parçalarına bugüne kadar rastlanmamıştı. Konya Beyşehir ilçesindeki Anadolu Selçuklu Sarayı Kubadabad’da sürdürülen kazılarda ilk kez bir çarh somunu ortaya çıkarılmıştır.
Kubadabad Sarayı ve Kazılar
Beyşehir Gölü’nün batı kıyısında yer alan Türkiye Selçuklularına ait bu önemli saray kalıntısı, bugün Konya ili, Beyşehir ilçesine bağlı Gölyaka Mahallesi sınırları içindedir. Orta Çağ’da, Selçukluların egemen olduğu İran, Irak, Suriye ve Anadolu’yu içine alan coğrafyada, Kubadabad Saray Külliyesi planı, strüktürü, mimari dekorasyonu, altyapı tesisleri günümüze ulaşabilen şimdilik bildiğimiz tek Selçuklu saray külliyesidir. Kubadabad’ın, Büyük Saray ve Küçük Saray olarak adlandırılan köşkleri ile birlikte bugüne kadar tespit edilen yirmi iki farklı yapı kalıntısının dışında, henüz toprak altında aydınlatılmayı bekleyen kalıntılarıyla büyük bir kompleks olduğu anlaşılmaktadır. Devrinin en önemli yazılı kaynağı olan İbn Bibi Selçuknâmesi’ne göre Türkiye Selçuklu Sultanı I. Alâeddin Keykubad, Alanya’ya geçerken beğendiği bu bölgede bir saray yapılmasını emretmiş, sultanın isteğine göre de Sâdeddin Köpek, sarayı planlayıp tamamlamıştır. Selçuklu Çağı sonrası terk edilen ve yeri bile unutulmuş olan Kubadabad’ın, 1949 yılında Konya Müze Müdürü Zeki Oral tarafından keşfedilmesiyle başlayan süreçte, ilk bilimsel kazı çalışmaları K. Otto-Dorn tarafından 1965 ve 1966 yıllarında gerçekleştirilmiştir. Daha sonra Kubadabad’da kesintisiz olarak 1980-2016 tarihlerini kapsayan dönemde Rüçhan Arık, kazı ve araştırmalara devam etmiştir. Günümüzde ise Muharrem Çeken başkanlığında bir ekiple kazılar sürdürülmektedir. Kubadabad kazılarında ortaya çıkarılmış sarayın dekorasyonuna ait muhteşem çini kaplamalar ve alçı dolaplar ile panolar; kullanım seramikleri ve cam eşyalar bugün Konya Karatay Medresesi Çini Eserler Müzesi’nde sergilenmektedir.
Kubadabad Sarayı Kazısında Bulunan Somun ve Uç
Kubadabad kazılarının 1988 yılı çalışmaları sırasında külliyenin İç Kale olarak adlandırılabilecek kayalık kısmında, ana köşk yapılarından Küçük Saray’ı, batı yönden sınırlandıran surun batı yüzünde, çini fırını olarak değerlendirilen ocağın yakınlarında bir çarhın tetik mekanizması parçası olan kemik bir obje ele geçmiştir. Stratigrafik veriler objenin ele geçirildiği kültür katına ait olmadığını, külliyenin başka bir yerinden getirildiğini göstermektedir. Kemik malzemeden bej renkli ve silindirik formlu obje, 2,8 cm çapında ve 2,1 cm kalınlığında olup bir kısmı kırıktır (Resim 1). Somun 0,5 cm çapında (muhtemelen metal bir pimin yer aldığı) bir delikle kundağa bağlanmaktadır. Yayın yerleştirildiği enine yuva 2,1 cm, okun yerleştirildiği boyuna yuva ise 0,7 cm genişliğinde ve 0,4 cm derinliğindedir. Alt kısma yapışmış demir parçacıkları demir tetiğe ait olmalıdır. Somunun Orta Çağ Anadolusu’ndan bir örneği henüz yayınlara yansımamıştır. Buna karşın bugün New York Metropolitan Museum’da sergilenen, Haifa’da bulunmuş 1272 öncesine tarihli örnek[29], Polonya’da bir Orta Çağ yerleşimi olan Mazovia-Dobrzyń’de 13. yüzyılın ikinci yarısı ve 15. yüzyıl arasına tarihlenen 8 örnek[30] ve Makedonya’daki Orta Çağ kalesi Tsar’daki bir kulede bulunmuş 13-14. yüzyıla ait iki örnek[31] Kubadabad örneğinin Avrupa’daki benzerleri olarak tespit edilebilmektedir.
Batı literatüründe çarh/arbaletin Orta Doğu dünyasında 14. yüzyılda görülmeye başlandığı görüşü hâkimdir. Ancak Tarsûsî veya el-Herevî gibi kaynaklardaki ayrıntılı veriler, kundaklı yayların çok erken tarihlerden beri bilinip kullanıldığını ortaya koymaktadır. Kubadabad, Horis Kale ve Perre’deki uçlar bu kullanımın 13. yüzyıldan örnekleridir. Selçuklu ve diğer Orta Çağ anlatımlarında çarh ve arrade genellikle kuşatma ve/veya savunma anlatımları sırasında geçmektedir[32]. Bunlar yukarıda belirtildiği gibi bazısı çok sayıda oku aynı anda atabilen kabiliyette, muhtemelen büyük bir çarhçı grubunun birlikte kumanda edebildiği silahlardır. Hiç kuşku yok ki bu kadar ağır uçların sadece düşman askerine atılmış olması çok da mantıklı bir yaklaşım değildir. Tarih-i Cihan Güşa’da I. Alâeddin Keykubad’ın Yassıçimen Savaşı hazırlıklarından bahsedilirken “…siperlere ok ve neft atan çarklar yerleştirdiler” ifadesi[33] bu uçların meydan savaşlarında da kullanıldığını göstermektedir. Türkiye Selçuklu tabiiyetini kabul eden Ermeni Kralı Leon’un, Sultan Alâeddin Keykubad’a her yıl 500 çarkçı göndermeye söz vermesi[34] silaha verilen önemi göstermesinin dışında büyük bölümü süvari birliklerinden oluşan Türkiye Selçuklu ordusunda daha önce bu silahın bulunmadığını, bu tarihten itibaren silahın kullanılmaya başlandığını düşündürmektedir. Bu veriler 1226-1237 arasında inşa edilmiş olan Kubadabad Sarayı’ndaki somun ve uçların Selçuklu ordusuna henüz yeni kazandırılmış çarhlara ait olabileceğini göstermektedir.
Kubadabad ok uçları (temren) arasında 66 g ağırlığındaki bir örnek diğerleri arasında büyüklüğüyle hemen fark edilmektedir (Şekil 4; Resim 2). Büyük Saray avlusunda yüzey buluntusu olarak tespit edilen obje, Kubadabad’da çarh ucu olarak ele geçirilen tek örnektir. Dörtgen kesitli objenin dört köşesindeki pah, en sonda sivri ucu teşkil edecek şekilde birleşir. Bilezik kısmı olmadan iğne kısmına geçilen objenin klasik yaylarla atılamayacak ölçüde ağır olduğu, çarh veya yüksek ihtimalle makaralı bir sistemle atılmaya uygun bir uç olduğu anlaşılmaktadır. Bu ağır ucun benzerlerine Adıyaman-Perre Höyük’ün Orta Çağ katında ve Adıyaman-Horis Kale’de rastlanmıştır[35].
EKLER

